23 Şubat 2019 Cumartesi

Siyahlı Kadın, Deniz Kızı ve Sis




Masal anlatmak ve masal anlatıcılığı atölyesi düzenlemek için geçtiğimiz hafta Ankara’daydım. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Susan Hill’in yazdığı Stephan Mallatratt’ın oyunlaştırdığı Ayşe Hacımirzaoğlu’nun çevirisini yaptığı ve Mesut Turan’ın yönettiği Siyahlı Kadın’ı izleme şansı buldum.

Siyahlı Kadın 1983’de roman olarak yayınlanmış sonrasında da filme uyarlanmış. İlk defa korku alanında bir oyun izledim tiyatroda. Merakla ve korkuyla izledi oyunu seyirciler. Ben olsam seyirciyi daha çok korkuturdum diye düşünmeden edemedim. 

Siyahlı Kadın ile ilgili film, roman ya da oyun eleştirisi yapmayacağım. Siyahlı Kadın’ın konusuyla ve insanın korkularıyla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. 
Bundan sonra anlatacaklarım spoiler içerecektir. Sonra vay efendim sonunu söyledin demeyiniz. Yazıyı Siyahlı Kadın imgesinden yola çıkarak yazıyorum ancak olayları anlatmaya çok daha öncesinden başlayacağım, deniz kızından….

Ankara’ya gitmeden önceki hafta tez çalışmalarım yoğunlaşmıştı ve bu yoğunlaşan çalışmalar içinde daha az uyumaya ve daha çok çalışmaya başlamıştım. Bu süreçte hem masal anlatımlarım hem de başka araştırmalarım oluyordu. Bu dönem, hayatıma deniz kızı imgesi girdiği dönemdi. Daha öncesinden de deniz kızı ile ilgili hikâyeleri araştırmış, üzerine düşünmüştüm ancak bu kez durum biraz farklı oldu.  Deniz kızı benim derinlerde sakladığım şeyi bulmaya çağırıyordu ve bu sefer biraz ısrarcıydı. Deniz kızı, su ve suyun altı ile ilgili imgelerimin güçlü olduğu bu zamanda, bir masal akşamımda dinleyicilerimden biri bana bir bardak hediye etti üzerinde “Düş Zamanı Masalcısı” yazıyordu ve bir de deniz kızı işlenmişti motif olarak. Bu beni çok duygulandırdı ve deniz kızının bana vermeye geldiği mesajı anlamaya niyet ettim. 

Ankara’daki atölyemde 16 Şubat Cumartesi günü;  hayaller, yaratıcılık ve duygularla ilgili konuşuyorduk. Atölyenin ilk günü yaratıcılık ve hayallere uzunca bir bölüm ayırıyorum. Hayal kurmayı unuttuğumuz, yaratıcılığımızdan korktuğumuz durumların farkına varmak, her birimizin bunları yaşadığını anlamak ve paylaşmak için. Paylaşım çemberinde katılımcılardan biri  deniz kızları ile ilgili bir hikâye anlattı. Çok da eski olmayan bir zamanda Amasya’da deniz kızı görülmesi ile ilgili ve benim de aklıma Efe’nin Karaburun’da kayalıklarda deniz kızı görülmesi hikâyesi ile ilgili anlattıkları geldi. Sonrasında da atölyede çalışmak için iki kişinin Andersen’in Küçük Deniz Kızı masalını seçtiklerini öğrendik. Günün son çalışması da bir masal oluşturmaktı ve ben herkese birer kart dağıttım. Kartlarda doğadan unsurlar yer alıyor ve bana “Sis” kartı çıktı. Bugünlerde Avalon’un Sisleri serisini okuyorum onun da etkisiyle masala “Bir zamanlar sislerin ardına gizlenmiş bir ada varmış” diye başladım ve birlikte çok güzel bir masal oluşturduk. Siyahlı Kadın’ı izlemeye de o akşam gittim.

İlk defa korku tiyatrosu izledim. Geçtiğimiz günlerde korku masalları üzerine düşünmüşken böylesine bir örnekle karşılamak beni heyecanlandırdı ve korku masalları ile ilgili pek çok fikir uyandırdı. Romanın tiyatroya uyarlanması bence gayet başarılı olmuş. Efektlerle de korku unsuru yakalanmış ancak yine de seyirci daha da zorlanabilinirdi diye düşünüyorum.

Oyun “hikâyemi anlatmak istiyorum” diye başlıyor, bu hikâye anlatılmalı. Çünkü adam sürekli kabuslar görüyor, uyuyamıyor ve bunun çaresini de arkadaşlarına, dostlarına başına gelenleri anlatmakta buluyor. Bunun için de bir oyuncuya gidiyor ve kendisini çalıştırmasını istiyor. Sonuç olarak oyuncu ve adam iki kişilik bir oyun hazırlıyorlar. 

Başlangıçtaki “hikâyemi anlatmam gerekiyor” kısmı beni hemen oyunun içine aldı çünkü masal anlatıcılığında da bahsettiğim ve kendi hayatımda olan durumla büyük bir benzerlik buldum. Masal akşamlarımı kendime sorduğum sorulara bulduğum yanıtlarla kurguluyorum ve her masal akşamı benim hayatımdaki bir durumun anlam arayışı oluyor. Bir çok kez de, masal anlatmaya kendi duygularımı ifade edemediğim için başladığımı söylemiştim. Benim için bir çığlık gibiydi yani oyundaki adamın “anlatmazsam kabuslar peşimi bırakmayacak” dediği gibi. Duyguların, yaşananların ifade edilmesi gerektiğini uzun zaman sonra anladım. 

Adam başından geçenleri anlatmaya başlıyor. Burada oyunun nasıl ilerlediğini, adamın duygu ve düşünceleri değil de Siyahlı Kadın’ın duygu ve düşüncelerini anlatmak ve onun hikâyesinden bahsetmek istiyorum. Çünkü asıl “anlatamayan” Siyahlı Kadın.  Hikâye, İngiltere’de sislerin ardında bir adada,  Yılanbalığı Bataklığında geçiyor.  Sisler her gün belirli saatlerde hafifliyor ve adaya ulaşım sağlanabiliyor. Burada da atölyede konuştuğumuz sisli ada imgesiyle yeniden karşılaşmak beni bir hayli şaşırttı.

Siyahlı Kadın, evlilik dışı bir ilişkiden hamile kalan bir kadın. Varlıklı bir ailesi var ancak bu olaydan sonra ailesi ve çevresi tarafından dışlanıyor. Çocuğunu doğurmak ve ona kendi başına bakmak istiyor. Ancak zaman geçtikçe tek başına çocuğuna bakmakta zorlanıyor. Bir ablası var Yılanbalığı Bataklığı’ndaki köşkünde yaşayan, çocuğunu istemeyerek ona evlatlık veriyor ama sonradan çok pişman oluyor. Ablasının yanında yaşıyor ama kesin bir kural olarak çocuğa gerçek annesi olduğunu söylemeyeceğine dair yemin ediyor. Bir gün çocuk, dadısıyla birlikte gezmeye gidiyor ve dönüşte aniden sis bastırıyor ve at arabası kaza geçiriyorlar, bataklığa saplanıyorlar. Arabadaki herkes ve atlar ölüyor. Siyahlı Kadın büyük bir kederle ablasına düşman oluyor, onları gezmeye gönderdiği için. Günden güne eriyor. Herkes ondan korkuyor ve bir gün kalbi durarak ölüyor. Sonra da hayalet olarak hem Yılanbalığı Bataklığı’ndaki köşkte hem de hemen dışındaki kasabada görülüyor ve her görüldüğünde de bir çocuk ölüyor.

Bizim adamımız da Siyahlı Kadın’ın ablasının avukatlık işlerini halleden büroda çalışırken vefat haberinden sonra köşke evrak toplamaya gidiyor. Siyahlı Kadın ona da görünüyor. Hayaletlere inanmadığı için başta ısrarla köşke gidiyor, sonra Siyahlı Kadın’ı görülüyor, hikayesini öğreniyor ve en sonunda da yıllar sonra çocuğu ve karısı, adamın Siyahlı Kadın’ı gördüğü bir günde ölüyor. Adam yıllarca bunun acısını yaşıyor. 

Oyundan çıktıktan sonra nelerden korkarız diye düşünmeye başladım. Siyahlı Kadın’da insanı korkutan nedir. Bir kişinin onu gördüğünde bir çocuğun ölmesi. Sonra Siyahlı Kadın’ı düşündüm.Günümün konusu yaratıcılık ve hayaller olduğu için de Siyahlı Kadın’ı bu bakış açısıyla ele almak istedim. Bir oyuna, bir filme birden çok bakış açısıyla bakılabilir. 

Siyahlı Kadın, toplum tarafından onaylanmayan bir şey yapmış ya da yaptığı şey toplum tarafından onaylanmamış. Bu ikisi farklı durumlar. İnsan bazen bir başkaldırı ve bir güvenle toplum tarafından onaylanmayan bir şey yapıp bir kuralı yıkmak ister. Bu bilinçli bir tercih olduğundan kişiyi çok fazla yaralamayabilir ve eylemlerine devam edebilir.  Burada aşkla yapılmış bir şeyin kabul görmemesi var. Bu yarattığımız bir şey olabilir. Çizdiğimiz bir resim, yaptığımız bir beste, bir fikrimiz, bir ilişkimiz. Bunun sonucunda yargılanmak ve ondan vazgeçmek zorunda kalmak çok acı verir. Gerçekleştiremeyeceğimizi düşündüğümüz için hayalimizi bir başkasına devretmek. Bu bir fikrimizin çalınması da olabilir, senaryomuzun bir başkasının eline geçmesi, alamadığımız bir müzik aletinin bir başkası tarafından alınması ve çalınması. Bu kardeşler arasında da olabilir, arkadaşlar arasında da. Anne- baba ve çocuklar arasında da.  Gerçekleştiremediğimiz bir hayalden vazgeçmek ve onu başkasının yaptığını görmek. 
Bu noktada Siyahlı Kadın derin bir pişmanlık duyuyor ve orada saplanıp kalıyor. Ablasının evine yerleşmesi de bunun göstergesi. Hayatına devam etmiyor, başka alternatifler düşünmüyor, başka hayaller kurmuyor. Durumu anlayıp kabul edip aşamıyor ve orada ablasıyla kendi çocuğunun ilişkisinin arasında sıkışmış bir şekilde kalıyor. Sonunda da o trajik kaza oluyor. Atlarla birlikte çocuk bataklığa saplanıyor. Hayaline öylesine sıkı tutunmuş ki hayalin kendi başına kanatlanıp uçmasına izin veremiyor ve kendisinin olmayacaksa hiç kimsenin olmasın istiyor. Ama Siyahlı Kadın için iş burada da bitmiyor.

Kalbi durarak ölüyor ama kendi acısına öylesine sıkı tutunmuş ki kendisini yalnızca acısıyla var ediyor. Yıllarca gerçekleştiremediği hayali için bir başkasını suçlayan kişiler gibi. Hayatımızın bir noktasında tıkanıp kalmak sadece kendi açımızdan değil çevremizdekiler açısından da yıkıcı olabilir. Hayattan korkan bir ebeveynin çocuğu her adım attığında onun önünü tıkaması gibi. Bir başarısızlık yaşamış arkadaşımızın her girişimizde bizi vazgeçirmeye çalışması gibi. 

Siyahlı Kadın sadece kendi hayallerini kaybetmiş olmakla kalmıyor, kasabadaki herkesin umutlarına ve hayallerine musallat oluyor. Siyahlı Kadın’ı kim görürse bir çocuk ölür. Bir hayal ölür, bir umut, bir potansiyel ölür. Kasabadakiler korku içinde yaşıyorlar ve Siyahlı Kadın’ı durdurmaya kimsenin gücü yetmiyor çünkü kimsenin aklına gelmiyor. Oyundan çıktıktan sonra da bunu sorguladım, neden kimse Siyahlı Kadın’ı yok etmeye çalışmadı?

Siyahlı Kadın’ı tek bir kişinin iç dünyası olarak ele alabileceğimiz gibi toplum olarak da ele alabiliriz. Bir kişi hayatının bir döneminde hayalini kaybetmişse, ki bu çok acı verici bir durumdur, orada saplanıp kalmak yapılacak en kolay ama en acı verici şeydir. Bundan sonra her iyi şeyi yok etmek ister. Hiç bir iyi haber almak istemez, bir işe başlamak istemez. Hayallerin yok edilmesi çok acıdır ve insan bu acıyı tekrar ve tekrar yaşamak istemez ama anlayamadığımız şey bunun üstesinden bir kere geldiğimizde artık hayata dair başka bir bakış açısına sahip olduğumuzdur. Bir kere hayalimiz kaybedip geri kazandığımızda bunun sadece bizimle ilgili olduğunu anlarız. Bundan sonra da bir başkasına hayalimizi devretmeyiz, hayalimize sahip çıkarız. Tabi ki aksilikler olur ama bir kere atlattık mı bir daha atlatacağımızı biliriz.

Toplum olarak ele almak çok daha karmaşık bir durum. Çevremizde Siyahlı Kadınlar varsa ve bizim hayallerimize musallat olmuşlarsa iki seçeceğimiz var. Ya onlara inanacağız ya da bizim üzerimizde etkileri olmadığını onlara hissettireceğiz. Anadolu Efsanelerinde de bebekleri kaçıran kadınların hikâyeleri vardır. En büyük korkularımızdan biri çocuklarımızın başına bir şey gelmesi, onlardan uzak olmak. Çocuklarımızı sadece gerçek anlamında değil yarattığımız, ürettiğimiz, bize umut veren her şey olarak ele alırsak en büyük korkumuzun onların elimizden alınması olması çok da şaşılası değil. Kalbimizi açarak, büyük bir sevgi ile ortaya koyduğumuz bir şeyin elimizden alınması ve sonra da onun yok edilmesi tarifsiz bir acı, Siyahlı Kadın’da da korkuyu getiren en büyük unsur da bu. Çünkü Siyahlı Kadın hiç bir şey yapmıyor. Onun varlığı ve yapabilecekleri korku unsurunu oluşturuyor.

Siyahlı Kadın’ı  tercihleri için, hayalleri için, kadın oldukları için, gece dışarı çıktıkları için öldürülen kadınlar olarak da ele alabiliriz. Tüm kadın cinayetleri olarak da yorumlayabiliriz. Kadınların konumlandırıldığı yer, yapmak zorunda oldukları şeyler. Öyle çok Siyahlı Kadın var ki, kadın ya da erkek farketmeksizin. Hayalleri, istekleri ve kendi oldukları için öldürülen. Ruhları yok edilen. Aramızda birer hayalet gibi dolaşan. Onları her gördüğümüzde, haberlerini her duyduğumuzda biz de bir çocuğun ölmesine tanık oluyoruz. Siyahlı Kadınları gerçekten gördüğümüzde, onların yüzlerine, acılarına cesurca bakmayı seçtiğimizde bizim üzerimizde etkileri kalmayacak belki de. Bu geleneği devam ettirmeyeceğiz. Bu bir kısır döngü, korktukça daha da çoğalan. Bizi böylesine zorlayan şey belki de sislerin arasındaki dünyada sadece kötülüklerin olduğuna inandırılışımız, göremediğimiz şeylerin sadece korkutucu şeyler olduğunu sanmamız. İçimize dönmekten ve orada kendi benliğimizle tanışmaktan ve onun her şeyi yapabilecek güce ve güzelliğe sahip olduğunu bilmekten duyduğumuz korku. Deniz kızlarından da bu yüzden korkulur, sesleriyle denizcileri büyüledikleri söylenir. Ona kapılan bir denizcinin kaybolduğunu. Nereye gittiğini bilmeyiz, derinlere gittiğini biliriz sadece. Siyahlı Kadın bizi bataklığa saplar, deniz kızı derinlere ve duygularımızın kaynağına götürür. 


Benim hayatım da bu ara sisli, sisler daha sonra da peşimi bırakmadı, Ankara’dan İstanbul’a gittiğimde iki gün boyunca sislerin arasında kaldım. Sisler, deniz kızları, Siyahlı Kadın üzerine düşünmeye devam ediyorum hala. Sisin içinde durduğumda görüşüm azalıyor ama sezgilerim artıyor. Sisin içinde korku ile ilerlersem bataklığa saplanıp umutlarımı kaybedebilirim ya da deniz kızlarının büyülü şarkılarının peşinden ilerlemeyi seçip denizin derinliklerinde duygularımla yüzleşebilirim. Korku öğrenilen bir şeyse cesaret de öğrenilebilir. Her birimiz hayal kurmaya devam edersek ve hayallerimizi yaşama cesareti gösterirsek Siyahlı Kadınların ruhu huzur bulur diye düşünüyorum, geçmişin hayaletlerini serbest bırakırsak geleceğimize sahip çıkabileceğimize inanıyorum. 

2 Nisan 2018 Pazartesi

Masal Battaniyemin Hikâyesi



               Kızım Asya Mavi'ye hamileyken, çocuk bakımıyla ilgili elime ne geçerse okuyor ne kadar blog varsa takip ediyordum. Bu sıralarda çocuk kitapları da ilgimi çekmeye başladı ve ben de kızıma okumak için kitaplar almaya başladım. Hem bloglarda tavsiye edilen kitapları hem de kitapçıda okuyup hoşuma giden kitapları alıyordum. Asya Mavi doğduğundan itibaren ona kitap okudum o da sağolsun beni kırmadı hepsini dinledi. Bir gün, Asya Mavi 2 yaş civarındayken, İzmir Kitap Fuarı'nda Nesin Yayınlarında karşıma “Masal Battaniyesi” kitabı çıktı o zamanlar masal anlatıcılığı ile yeni ilgilenmeye başlamıştım. Kitap ve hikayesi çok hoşuma gitti, Ferida Wolff ve Hariiet May Savitz'in yazdığı Elena Odriozola'nın resimlerini yaptığı bu kitap karlarla kaplı küçük bir köyde başlıyor.

26 Eylül 2017 Salı

Binbir Gece Masallarının Sihri

Efe Elmas, Binbir Gece Masallarının Sihri'nin doğuş hikayesini yazdı... Keyifli okumalar


"Elinde meşale gölgelerden çıkagelince, karanlıklar aydınlığa
dönüşmüş; saçtığı ışık şafağı söndürmüş adeta; güneşler onun ışığını yansıtmış; ay gözlerinin gülüşünü...
Sırlarının tülleri yırtılınca; yaratıklar baygın, ayaklarına serilmişler. Tatlı bakışının yoğun ışığı karşısında tutkulu gözyaşları kirpikleri ıslatmış." (Binbir gece masallarından bir şiir)
Bambaşkadır Binbir Gece masalları.... Bu dizeler Şehrazad'ı hatırlatır bana. Onunla tanışmamız yıllar öncesine dayanıyor.... 

25 Eylül 2017 Pazartesi

Masal Anlatıcılığı Nedir? Masal Anlatıcısı Kimdir?

Masal Anlatıcılığı Nedir?



Masal anlatıcılığı kadim zamanlardan beridir süregelir ve dünyanın her yerinde karşımıza çıkar. Kültürden kültüre farklılıklar gösterir. Bunlar; anlatım tarzları, anlattıkları hikâyeler, toplum içindeki görevleri gibi öğeler olabilir. Masal anlatıcılığının kökleri şamanizme dayanır ve o zamanlardan bu yana insanları iyileştirmek, varoluşlarını hatırlatmak, ortak bir zaman ve alan yaratmak için anlatılır. Burada Mircea Eliade'den bir alıntı yapmak istiyorum;

9 Eylül 2017 Cumartesi

TedXDEU Kutumun Dışında Konuşması




2016 yılından bu yana hayatımda pek çok şey değişti. Aslında değişim 2012 yılında kızımın doğumuyla ve çocukluğumun geçtiği mahalleye taşınmamızla başladı. Hatırlamaya başladım, o zamana kadar aklımdan çıkan her şeyi. Sorgulamaya başladım, nasıl bir çocuktum, nelerden hoşlanırdım, neler beni mutlu ederdi, kendimi nerede kapattım? Kendimi nerede unuttum? Sonra hayatıma masal anlatıcılığı girdi ve hemen ardından da şamanizm. Sonrasında ise değişim hızlandı, hızla hatırlamaya ve anlamaya başladım. Anladıkça değiştirdim hikâyemi.

3 Eylül 2017 Pazar

Fok Kadın Masalı Videosu



Fethiye Faralya'da 2017 Temmuz ayında gerçekleştirdiğimiz Kabilenin Yolculuğu - Masallarla İçsel Keşif Kampı'nda Fok Kadın masalını anlatmıştım. Masal, Clarissa P. Estes'in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından en sevdiğim masallardan biri. O gün, dolunay günüydü. Önce Kelebekler Vadisi'nde Efe Elmas ile kadim labirentin sırlarını keşfettik. Sonra tekne bizi Faralya'ya geri getirdi, güneş batmak üzereydi. Hepimiz yaşlı kayanın üzerine oturduk, masalı anlatmak yoktu hesapta ama her şey o masal içindi sanki... O gün hayatımda yaşadığım en büyülü anlardan biriydi. Videoda bence o anın sadece küçük bir kısmı hissediliyor. Cırcır böceklerinin sesi, denizin sakinliği ve gökyüzünün muhteşemliği... Masallar yazıldığında nasıl donuyorsa videoya alındığında da donuyor bence. Ben bunu paylaşmak istedim, her şeyden öte muhteşem doğanın hatırına. Umarım bu masal sizlere de ilham olur.

Masalı dinlemek için tıklayın

1 Eylül 2017 Cuma

İzmir'de Masal Kapısı Masal Anlatıcılığı Atölyesi




Masal anlatıcılığının kapılarını aralamak isteyenler için İzmir'de “Masal Kapısı Masal Anlatıcılığı Atölyesi” eğitimi başlangıç oluşturacak temel bir eğitimdir. İlhamdan performansa kadar olan süreçte masalcı neler yapar? Anlatımına duyularını ve duygularını nasıl katar? Beden ve sesin anlatıcılıktaki önemi nedir? Performans hazırlamanın ve anlatma tutkusunu daimi tutmanın sırrı nedir? 
Yer yaştan ve her meslek grubundan yetişkin katılımcı için yapılacak olan “Masal Kapısı” anlatıcılık eğitimi masal anlatıcısı olmak, öğrencilerine masal anlatmak, çocuklarına masal anlatmak, içindeki çocukla bağlantı kurmak, yaratıcılık ve ilhamı açığa çıkartmak isteyen herkes için bu eğitim uygundur. 

"Hayır"da Hayır Vardır.



Vatan Şaşmaz cinayeti ile ilgili haberleri okudum, hepsini değil. Bir sürü tespitte bulunulmuş, dedikodu kısmını ise hiç bilmiyorum. Benim bu olayda gördüğüm şey, çetrefilli bir aşk hikâyesi ve "hayır" diyemeyen bir erkek.

Hayır diyemeyen birini görünce de eski yaralarıma dokunulmuş oldu. "Vatan Şaşmaz'ın o odada ne işi vardı?" diye düşündüm. Onu suçlamak için değil, merak ettiğim için. Bitmiş bir ilişki, bir taraftan da bir evlilik ve doğacak olan bir bebek var. O kişi neden o odaya girmiştir ve odadan çıkmak üzereyken sırtından vurulmuştur?

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kalbi Kırık Hüsniye



         Kalbi Kırık Hüsniye, güvendiği dağlara kar yağan kişidir. Kişi, Kalbi Kırık Hüsniye durumuna geçtiğinde göğsünün ortasında derin bir acı duyar, hiç bir zaman dinmeyecek sonsuz bir acı. Yaşamdaki tüm acılar toplanmış da onun vücudunu istila etmiş gibidir. Yolda amaçsızca yürür, hiç kimse, hiç bir şey artık onun yüzünü güldüremez. Bu haldeyken akıl çalışmaz, aslında kalp de çalışmaz -çünkü kırılmıştır- beden de çalışmaz. Ne çalışır acaba?

2 Temmuz 2017 Pazar

Saplantılı Saniye ve Rahat Raziye



       Gergin ağzının kenarında sinirden bir gülümseme, telefonu eline yapışmış, gözleri bir noktaya sabitlenmiş, soru sorduğunuzda size cevap veremeyecek kadar kilitlenmiş bir kadın. Bu onun doruklardaki hali. Hemen bu noktaya varmıyor tabi ki.

30 Haziran 2017 Cuma

Çalışma Prensibi



     Çalışmak ve çalışkanlık konusunda kendimle ilgili algım yıllar içinde çok değişti. Kendimi çok zeki hissettiğim dönemler de oldu aşırı derecede anlayışı kıt olduğumu düşündüğüm zamanlar da. Zeki olmanın ya da yetenekli olmanın çalışmak ve ilerlemek ile ilgisi olmadığını da oyunculuk eğitimi verdiğim zamanlarda anladım.
   
     Bu yazı, nasıl çalışacağını bir türlü bulamamış, bu zamana kadar hasbelkader “çalışkan” olmuş bir insanın öyküsüdür.

29 Haziran 2017 Perşembe

Omzunda Kamerayla Yaşayan Kadın



Omzunda Kamerayla Yaşayan Kadın

Bu kadın, kadın olarak doğmadı elbette. O da herkes gibi küçük bir kız çocuğuydu. Yani küçük bir oğlan olmayan diğer herkes gibi demek istemiştim. Kamera omuzlarına ne zaman yerleşti, şimdilik bilmiyoruz. Onu anlatmaya ve anlamaya başladığımda bunu da tespit edebileceğimi düşünüyorum. Belki de doğuştan böyleydi, bu onun hem yeteneği hem de lanetiydi. Açıkçası onu da bilemiyorum. Bu kadın uçlarda yaşamayı sever, Sakuralar gibi yeteneğinin doruk noktası onun ölümü olabilir.

18 Mayıs 2017 Perşembe

Kimsesiz Valiz

Liselerarası tiyatro festivali için İTK ile Kayseri'ye geldik,bugün de Antalya'ya doğru yola çıkıyorum. Kayseri Havaalanı inanılmaz kalabalık, içeri girebilmek için uzun kuyruklarda bekledim. Arada olurmuş böyle şeyler, bugün de bana denk geldi ama Efe ile Adana'daki dönüş maceramızdan sonra işi sağlama alıp erkenden gelmeye karar verdiğim için şimdi oturup bu yazıyı yazacak kadar zamanım var.

28 Nisan 2017 Cuma

Masal Anlatıcısı Olmaya Nasıl Karar Verdim?

Dilek Tutarken


Bu aralar tezim için bir çok masal anlatıcısı ile görüşmeler yaptım, sağolsun beni kırmayıp açık kalplilikle sorularıma heyecanlı yanıtlar verdiler. Sorularımdan bir tanesi de bu, "masal anlatıcısı olmaya nasıl karar verdiniz?" Canım tez danışmanım Özlem hocamla soruları hazırlama aşamasında bu soruyu o da bana sormuştu. Aslında bir çok kez cevapladım hatta blogda bile yazılı. Şimdi röportajları kaydederken bunu kendime yeniden sordum. Eski hikayeden çok sıkıldığımı farkettim. Peki ben masal anlatıcısı olmaya öyle hep anlattığım gibi karar vermemişsem? Bunun başka bir hikayesi varsa ve ben sürekli aynı şeyleri tekrarlayarak bu noktayı kaçırıyorsam?

Düşünmeye başladım. Neden masal anlatıyorum diye. İlk masallarımı anlattığım dönemleri düşündüm, o zamanlar duygularımı pek ifade edemez çok da konuşamazdım. Aslında çocukluğumdan beri susmayan biri olarak kendimi böyle tanımlamak bana tuhaf geldi. Ama evet, gerçekten de öyleydi. Yanlış anlaşılmak, beklenilen cevabı verememek endişesiyle sustuğumu hatırlıyorum. Sonra masal anlatmaya başladım ve farkında olmasam da başlarda yardım çığlıklarımı hep masallarla attım. Anlattıkça, içimde biriktirmiş olduğum her şey ortaya çıktı. Sonra bunun diğer insanlara da iyi geldiğini farkettim. Masallar kalbimden geliyor, boğazımdaki düğümleri bir bir çözerek dışarı çıkıyordu. Ama hala korkuyordum o dönemler, bunu da şimdi farkettim.

 Masalların arkasına sığınmak, mesajları yan kapılardan vermek daha kolaymış. Sonra yavaş yavaş kalbimi de açmaya başladım, kalbimin düğümleri de çözüldükçe sadece masallar değil kalbim de konuşmaya başladı. Kalbimdeki ve boğazımdaki tüm düğümler çözülebilmiş değil hala, bunu hissediyorum. Ama şimdi anlıyorum ki ben düğümleri açmak için masal anlatmışım, anlatırken dinleyenlerin de düğümlerinin açıldığını görünce de bunu hep yapmaya karar vermişim. O düğümleri açıp yeni bir hayat dokumak için...

7 Mart 2017 Salı

Güçlü Kadın


Şu anda Bursa'ya doğru yoldayım, emekçi kadınlara masal anlatmaya gidiyorum. Bir çok yerde bir çok gruba masallar anlattım ancak sadece kadınların olduğu yerlerde masal anlatmak daha bir iyi geliyor bana. Biz kadınlar okuduklarımızdan da çok şey öğreniyoruz ama genelde hikayeler ile öğrendiklerimiz bizde kalıcı iz bırakıyor, en azından şu zamana kadar bunu gözlemledim. Başta kendimde...

21 Ocak 2017 Cumartesi

Geçersiz Kimlik

Yüzümün Kalıbı

Her ayın ikinci hafta sonu Seiba eğitimleri için İstanbul'dayım. İstanbul'a gitmeye alıştım artık. Orada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu pek bilmiyorum ama gezmek güzel. En güzel kısmı da İzmir'e dönmek. Genellikle toplu taşıma kullanan biri olarak iki şehirde de yanımda kartlarımı taşıyorum. Onları özene bezene aldığım kırmızı plastik kaba koyuyorum. Şehir değiştirdikçe de birini çıkarıp diğerini takıyorum. Bu ay geri döndüğümün ertesi gün provamız vardı. Arkadaşımla aynı otobüsü denk getirme çalışmalarımız sonuç verdi ve ben otobüse bindim. Yeni döndüğüm için kartımı değiştirmiştim yalnız bakiyem yeterli mi yetersiz mi pek de emin değildim. Ben cihaza kartımı gösterdim “Geçeriz kart” dedi aslında tam olarak öyle demedi. İki kelimeydi söylediği şey ama "bu kartınız pek bir işe yaramıyor" anlamında bir şeyler dedi cihaz. Ben inanamadım. Çünkü kartımı yeni değiştirmiştim üstelik de öğrenci kartımdı. -Halen yüksek lisans yapmanın faydaları. -Kartı bir daha gösterdim yine aynı tepki. İnsanlar arkamda biriktiler. Yana çekildim. Her geçen kişinin arkasından kartımı gösteriyorum. Çıkarıp gösteriyorum, ters çeviriyorum. Yine olmuyor yine olmuyor. Bu arada canım arkadaşım da bana sesleniyormuş benim kartımı kullan diye ama ben hiç kimseyi görmüyorum sadece beynimde bu nasıl artık geçersiz olabilir sorusu var. Şöför bana “kart sizin değil mi” diye sordu. Ben ısrarla benim olduğunu söylüyorum en sonunda vazgeçtim ve arkaya doğru ilerleyip arkadaşımın kartını aldım. Her şey bitip de oturduğumda beynim durmuş gibiydi. Neden bu kadar panik yaptığımı bir türlü anlayamadım. Biraz sakinleşince birden aklıma eski kartımı çıkarmış olduğum yeni kartımın ise çantamda olduğu geldi. Bu kart aynı zamanda benim üzerinde fotoğrafım da olan kimliğimdi.

1 Ocak 2017 Pazar

"Ravan" ve "Oyuncu Anlatıcılık" Üzerine



Masal anlatmaya yeni başladığım zamanlardı. Kitap kulübümüzde Kurtlarla Koşan Kadınları okuyorduk ve ben de o zaman "La Loba"yı anlatacaktım. Daha sonra defalarca anlatacağım ve hayatımda çok özel bir yeri olan o masalı. Yılların getirmiş olduğu alışkanlıkla masalı ezberlemeye çalıştım ama o kadar olmadı ki... Anlatmaya çalıştım, anlatamadım. Aklımda sürekli kelimeler, bir yapmacık haller. Masaldaki cümleler benim değildi ve bu bana daha önce hiç olmadığı kadar kötü gelmişti. Sonrasında aklımda kalanları yazdım ve kendi tanımlamalarımı buldum. Aslında ilk anlatışımda onların da bir kısmı ezberimdeydi. O gün sezgisel olarak, masal çalışmanın bir oyun çalışmaktan daha farklı olduğunu anladım. O zamanlar, izlenimlerim ve deneyimlerim oyunculuk ve masal anlatıcılığının tamamen iki farklı disiplin olduğu yönündeydi. Bu noktada ise, daha çok keyif aldığım kendimi daha iyi ifade ettiğimi düşündüğüm için "oyunculuktan" tamamen uzaklaşmaya ve salt bir anlatıcı olarak varolmaya çalıştım. Ya da ben öyle olduğunu zannettim çünkü neyi keskin sınırlarla ayırabiliriz ki? Aldığım eğitimlerde anladığım şey, anlatıcının oynamayacağı idi. Evet anlatıcı oynamıyordu ama başka türlü oynamıyordu. Masal anlatımlarını dinledikçe, izledikçe anlatıcıların farklı bir biçimde oynadıklarını gördüm. Bir çok durum, duygu, karakter, otantik kimlikleri ve anlatıcı kimlikleri arasında gidip geldiklerini. Tabi ben bunları kendimde sezemiyordum, bir çok kişi bana oyunculuk eğitiminin masal anlatımında çok işime yaramış olabileceğini söyledi ama ben dumanı üstünde bir masalcı olarak bunlara "hayır ben oyuncu kimliğimden sıyrılmaya çalışıyorum" dedim. Ne cahillik. Aslında bu durum o zamanlar işime yaradı, böylece kendimi yeni bir deneyime açmış oldum. Bildiğim, ezberden yaptığım bir çok şeyden sıyrılıp yeni bir öğrenme sürecine girdim. Deneyimlerimi eskiye dayandırmadan, en baştan. Hiç seyirci karşısına çıkmamış gibi. Aslında bir yandan da bu doğruydu çünkü hiç Sıla olarak seyirci karşısına çıkmamıştım. Aramızda rolden bir duvar vardı. Ama nereden bilecektim ki o rolden duvarın kalınlığı da geçirgenliği de sana bağlı. Böylece anlatıcılık deneyimim başladı ve seyirci, mekan, müzik, masal ilişkisi hakkında bir çok şey öğrendim. Çok farklı deneyimler yaşadım.

30 Aralık 2016 Cuma

Masal ve Hikaye Kitaplarım

Geçtiğimiz günlerde İnstagram'da Kumkurdu kitabından bir bölüm paylaşmıştım. O paylaşımımdan sonra bir kaç arkadaşım Asya Mavi'ye okuduğum kitapları ve kendi masal kitaplarımı merak ettiklerini söylediler. Ben de üşenmedim kitaplığımdan en sevdiklerimi topladım kucağıma yatağa yığdım. Şimdi de onları teker teker yazacağım. Kendi okuduğum masal kitaplarının büyük kısmını kütüphaneden temin ediyorum. Mitoloji ve masal kitapları oluyor onlar ancak iade ettiğim için isimlerini şimdi sizlerle paylaşamayacağım. Bu paylaştıklarım benim kitaplığımda olup da özellikle çok sevdiklerim. Sizin de sevdiğiniz masal kitapları varsa yorum kısmına eklerseniz çok sevinirim. Burada güzel bir paylaşım başlatmış oluruz. Hepimize keyifli okumalarla geçen güzel bir yıl olsun.




20 Kasım 2016 Pazar

Çocuklara Masal ve Asya Mavi'nin Öğüdü



Cumartesi sabahı, Asya Mavi sabaha karşı yanıma gelmiş. Günün ilk saatlerini birbirimize sarılıp uyuyarak karşılamışız. Uyandığımda kızım kafasını karnıma koymuştu, gözümü açar açmaz bana dedi ki "masal anlatıcısıyım demene gerek yok, çünkü insanlar masal dinlemeye gelmişlerse senin masal anlatıcısı olduğunu bilirler."

16 Kasım 2016 Çarşamba

Sınır Koymanın Dayanılmaz Hafifliği




Kendimizle aramıza koyduğumuz duvarları aşarsak çevremizdeki kişilere karşı sınırlarımızı daha belirgin çizmiş oluruz. Sınır koyma işini ilk düşündüğüm zamanlar, kızım Asya Mavi'in doğumundan sonra başlıyor. Ben sınır koymayı ve sınır koymanın iyi bir şey olduğunu anne olduktan sonra öğrendim. Sonrasında da bir çok ilişkimde bunun önemini deneyimledim. Bir gruba uzun süre ders vereceksem, onlarla tanıştığım ilk zamanda beni ve davranışlarımı yokladıklarını farkettim. Bu insan olarak hepimizin yaptığı bir şey. Merak ediyorlardı, bu kadın neleri seviyor nelerden hoşlanmıyor. Ne kadar ileri gidebilirim ve bence asıl merak edilen de tüm bunlar olduktan sonra da beni sevecek mi?

Siyahlı Kadın, Deniz Kızı ve Sis

Masal anlatmak ve masal anlatıcılığı atölyesi düzenlemek için geçtiğimiz hafta Ankara’daydım. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Susan Hi...