30 Haziran 2017 Cuma

Çalışma Prensibi



     Çalışmak ve çalışkanlık konusunda kendimle ilgili algım yıllar içinde çok değişti. Kendimi çok zeki hissettiğim dönemler de oldu aşırı derecede anlayışı kıt olduğumu düşündüğüm zamanlar da. Zeki olmanın ya da yetenekli olmanın çalışmak ve ilerlemek ile ilgisi olmadığını da oyunculuk eğitimi verdiğim zamanlarda anladım.
   
     Bu yazı, nasıl çalışacağını bir türlü bulamamış, bu zamana kadar hasbelkader “çalışkan” olmuş bir insanın öyküsüdür.


    Canım arkadaşım Şeyda'nın evinde “Günlük Ritüeller- Büyük Eserlerin Yaratıcıları Nasıl Çalışır?” kitabını gördüm, okumak için ödünç aldım. Çünkü çalışmakla ilgili kendimi bildim bileli sıkıntılarım vardır. Belki bir gün ben de büyük bir eser yaratırım umuduyla okumaya başladım. İlk on sanatçıya kadar her şey güzel gidiyordu. Sonra bunların çoğunun erkek olduğunu farkedip - e hiç bir şeyle uğraşmıyorlar tabi oturup çalışırlar- diye cinsiyetçi bir yargıda bulundum. Okumaya biraz ara verdim. Sayfalarını yanlışlıkla ıslatınca da bir tane daha sipariş ettim, Şeydacığıma yenisini verdim. Kitap elimde kalmış oldu. Bu sayede aklıma her estiğinde iki üç büyük sanatçının çalışma ritüelerini okumuş oldum. Az dozda yavaş yavaş alınca kendimi sorgulayacak geniş vaktim oldu.

   İlkokuldayken çalışkan bir çocuktum, en azından bütün derslerim “5” ti. Galiba ilkokuldayken herkesin dersleri “beş” ti. Ben bunu kendime kıstas olarak kabul edip ortaokula geçtiğimde birden bire karnemde “1” ler ve “2” ler görünce afalladım. Ortaokul hayatım boyunca en yüksek derecem “Teşekkür” oldu. Liseye geçtiğimde ise derslerle ve çalışmayla hiç bir alakam yoktu. Orada da vasat bir öğrenciydim. Öğretmenlerim benim “zeki ama çalışmıyor” öğrenci olduğumu düşünüyordu. Hatırladığım -güzel- bir anı da annemin kuzenimi arayıp “Sen nasıl çalışıyorsun bu kıza bir anlat” deyip telefonu elime tutuşturmasıydı. Bende -nasıl çalışılacağını bilmiyorum- hissi bence o zaman başladı.

    Lisedeyken ders çalışmaktan hoşlanmazdım, çünkü hangi bölümü okuyacağımı bilmediğim için çalışmayı gereksiz bulurdum. Konulara merakım da yoktu sanırım. Onun yerine en arka sırada kulağımda walkman, kitap okurdum. “İnsanla ilgili bir iş yapmak istiyorum ama ne yapacağımı bilmiyorum” derdim.

    Üniversite'de oyunculuk okumayı istediğim zaman gerçek anlamda çalıştım. Bir yıl boyunca İzmir'de sahnelenen tüm oyunları izledim, onlarca tiyatro oyunu okudum, her gün repliklerimi çalıştım, tekerlemeler ezberledim, dans ettim. İlk aydınlanmamı da okula girdiğimde yaşadım. Doğaçlama sınavından düşük not almıştım, ev arkadaşım bana “çalışmıyorsun tabi ki kötü alacaksın” dedi. O an, “aaa evet çalışmam gerekiyor” dedim ve çalışmaya başladım. Notlarım da hep iyiydi. Yüksek Lisans yaparken de çalışıyordum. Nasıl çalışılacağını anlamış gibiydim.

    Yine de bir düzensizlik vardı. İstediğim verimi bir türlü elde edemiyordum. Bir dönem deli gibi kapanıp çalışma isteği geliyordu. Nedir bu çalışmalar; kitap okumak, araştırma yapmak, hayal kurmak... sonra feci derecede sıkılıyor bir hafta boyunca hiç bir şey yapmadan duvara bakmak istiyordum. Aradaki uzunca tıkanık dönemini bu yazıda atlayacağım. O dönemi “tıkanmış yaratıcılık” konulu konferansımı verirken anlatmak istiyorum ve yakın döneme geçiyorum.

    Çok kitap okuyanlar hep şöyle der “işe gidiyorken daha çok okuyorum, evde olduğumda okuyamıyorum, zaman bulamıyorum”. İşte ondan oluyor bana da. Kış dönemi çok yoğun geçti. Masal anlatımları, atölyeler, oyunlar, seyahatler, kurslar... Kendime ayıracak zamanı zar zor buluyordum ama yine de tutturduğum bir sistemim oluyordu. Daha fazla kitap okuyor, zamanımı daha verimli geçiriyordum. Bir günde bir çok iş hallediyor, kendimi daha dinç hissediyordum. Bu noktada tek sıkıntım birazcık daha boş zamandı, sıkılmak için zaman. Yaz dönemine girdik, her şey sakinleşti. Ben de oh dedim okumak, araştırmak, biriken işlerimi yapmak için harika bir zaman. Yaz boyunca evde oturup çalışabilirim. Harika geçecek, filmler, kitaplar, yazılar, resimler... Ben de o “Büyük Eserlerin Yaratıcıları” gibi kendime harika bir rutin oluşturacağım ve kim bilir ne büyük eserler yaratacağım.

       İlk üç gün muhteşemdi. Sabah erken kalktım, sabah sporumu ve ardından göbek dansımı yaptım. Oturdum önce İngilizce çalıştım -sınava gireceğim de- sonra bir roman okumaya başladım. İki saat okuduktan sonra internetten araştırmalarımı yaptım. Bir tane film izledim. Akşam oldu. Yürüyüşe çıktım. Dönünce masal okumaya devam ettim. Gece bir film daha izledim. Sabah erken kalktım sabah sporumu ve göbek dansımı yaptım, İngilizce çalıştım, kitap okudum, internetten araştırmalarımı yaptım, masal okudum, yürüyüş yaptım, film izledim. Sabah kalktım göbek dansımı yapmadım, İngilizce çalışasım gelmedi biraz kitap okudum ve çığlık attım.

     Sıkılmıştım ve sıkışmıştım. Sonraki günlerde dışarıda işlerim vardı, şifalı masallar akşamımız vardı, gezi vardı derken çalışmaya ara vermiş oldum. Öyle ara verdim ki bir sayfa kitap okumadım bile.
   Sonra yine ev günleri başladı ama bir sıkıntı vardı. Kendi çalışma prensibimi bir türlü anlamıyordum. Çalışmış olmak için çalışmak bir işe yaramıyor, insanı bir açmaza sürüklüyor. Bir eksiklik duygusuyla çalışmak daha da fena. Önce şunu farkettim: Bir işi bitirmek için çalışma, süreçten zevk al. Tamam ama hala eksik olan bir şeyler vardı. Geceleri dualar ettim, lütfen ben nasıl çalışıyorum anlayayım diye. Cevap dün akşam geldi, taze taze de sizinle paylaşıyorum.

      Dün akşam feci halde bunalmış olarak yürüyordum, bir çıkış yolu istiyorum haykırışları arasında. Birden aklıma kitap geldi. İyi de dedim o insanlar sadece araştırma yapmıyor ki, yazar olanlar yazıyor, ressamlar çiziyor, müzisyenler çalıyor... Sen nesin? Anlatıcı. E yavrucum sen anlatmazsan olmaz ki. Kışın bu yüzden iyi çalışıyorsun, zamanı düzenlemek ya da yoğunlukla bir ilgisi yok. Okuduğunu, anladığını, farkettiğini paylaşıyorsun. Paylaşınca da yer açılıyor ve daha çok araştırıyor, okuyor ve öğreniyorsun. Sen tüm gününü kasayı doldurmakla geçirirsen ve bunları boşaltmazsan onlar çürür be kuzucum. “E ne yapacağım canım?” dedim - kendime- bak o içimdeki bilge farkeden Sıla'ya da bir isim bulmam lazım- “Paylaş” dedi, “Nasıl” dedim. “Yazarak.” (Burada lamba yanması ya da göğe yükseliş sesi efekti)



     Anladım, gerçekten bu sefer anladım. Temel prensip doldurup boşaltmak. Her ne yapıyorsan onunla boşaltmak. Kendi tarzınla, kendi doğanı anlayarak. Konuşmadığımda, anlatmadığımda kendimi şapşallaşmış hissediyorum, okuduğum hiç bir şeyi anlamıyorum. Konuşup anlatamadığım zamanlarda da yazabileceğimi keşfettim. Yazmak ile ilgili deneyimlerimi de bir sonraki yazıya saklayayım. Bence, çalışma prensibimi buldum. Deneyip göreceğiz. Bu süreçte blog hareketlenecek gibi. Şimdi bana müsaade birazcık çalışmam lazım, akşam da mutlaka birilerini yakalayıp konuşacağım:)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kalbi Kırık Hüsniye

         Kalbi Kırık Hüsniye, güvendiği dağlara kar yağan kişidir. Kişi, Kalbi Kırık Hüsniye durumuna geçtiğinde göğsünün ortasın...